Özet
Elimize kat ve kalem geçti diye düşünüşeğimizi bilmediğimiz şeyleri bulur, yazarız.
Ne yapmak da, hepimiz, günün birinde, kendi zevkimize râmoluruz. Zira zihnimizden ve hesabımızdan daha kuvvetli olan o, üstadamız ve efendimiz, odur.
Bir eserin ehemiyelli bir tarafı varsa bu, onun mühririnden başka birisinin yazımıcağı olduğu kısmıdır.
Edebiyatta hiç kimseye benzemek bir gayedir. Lakin bunun da hiç bir şeye benzemek gibi bir tehlikesi var!
Edebiyatımın fakri lisan ve teknik noksanlarından ziyade, bir ruh fakırıdır.
Aşk, şiiri, her nesil tazeliyen bir baharıdır. Aşk sonuz bir asalet kaynağıdır. Kurumuz edebiyatımı bu kaynakta sulamayı ve eseri yanık bir sahra olan sanatıca acınır.
Bazı şairlerin ilham perileri kanatları kesik bir tavuk gibi ancak bir kümes rafından bir kümes damına atlamayı biliyor ve komşu pençeresine konamadan nefesi kesiliyor!
Şairlerin hassasiyeti sözlerinden ziyade siyelerinde, güftelerinden ziyade bestelerinde duyulur.
Şairlerin mesraları çocukların ökselerine benzer. Bunlar çok kere boş kalır. Lakin bazı da güzel bir kuş bunlata gelir, konar ve canlı canlı ötmeye başlar!
Ruhun kâmi için belki bir nevi ifrat, her zamanki ilimin fevkiinde bir mübālağa ister. Sarhoşluk ayaklarımızı yerden kesince kanatlara benzer. Aşk ifrata vardıği zaman mükemmeldir. Şiir de mantıkla aramızı açınca ke maline eriyor.
Şairler çok kere göklerde ve ruhlarındaki yıldızları toplamak ister, fakat kopardıkları yıldızların ellerinde ve nefillerinde ojer birer söndüklerini görüler. Nihayet ellerine bir gül gibi yanan bir yıldız geçti mi bütün semayı kendilerinin olmuş sanırlar.
Şair, şiir mecmuasını neşrettiği günden itibaren, nasıl olup da herkesin bununa meşgul olmadığını şaşır. Nasıl günler doğuyor, ortağı dolduran insanlar okuyorlar da başka şeyler okuyorlar, konuşuyorlar da başka şeylerden bahsetiyorlar? Kitabından sonraki günler de gene eski günlerle benziyor! Şairin ruhunu, umumi bir suikast karşısında kalmış gibi bir hayret kaplar. Hiç bir şeyde bir değişime yok, bir fark yok, "Alem yine ol älem, devran yine ol devran! ".
O kadar beşmiş ve sevmiş olduğumuz şeylerin inhitatını temaşı ettiğine mahvolan bu şeylerin kemanını daha büyük tessürle duyarız ve, kafı bir asalet ve zevkim kalktıka, bunların karşısında sözlerimize tesirli kuvvet ve cümlelerimize musiki edası verebilmek hassasından mahrum olmayız.
Acaba bir gün gelecek, biz de, eski yuvalarla konan ihtiyar leyleklere gibi, büyük baba larımızın kapanmış oldukları en eski kitaplara dönmek isteyeceğiz değil miyiz?
Diğer Dergiler
Tam metin içeriği
da elimize kâat “ve kalem geçti diye düşün-
müş olduğumuzu bilmediğimiz. şeyleri bulur,
yazarız.
,
Ne yapsak da, hepimiz,
kendi zevkimize râmoluruz.
ve hesabımızdan daha kuvvetli olan o,
dımız ve efendimiz, odur.
N
günün birinde,
Zira zihnimizden
üsta-
Bir eserin ehemmiyetli bir tarafı varsa bu,
Onun muharririnden başka birisinin yazamıya-
cak olduğu kısmıdır.
,
Edebiyalla hiç kimseye benzememek bir
gayedir. Lâkin bunun da hiç bir şeye benze-
memek gibi bir tehlikesi vari
5
Edebiyatımızın fakrı lisan ve teknik nok-
sanlarından ziyade, bir ruh fakrıdır.
Aşk, şüri, her nesil tazeliyen bir bahardır.
Aşk sonsuz bir asalet kaynağıdır. Kurumuş
edebiyatını bu kaynaktan sulayamıyan ve eseri
yanık bir sahra olan sanatkâra acınır.
.
Bazı şairlerin ilham perileri kanatları kesik
bir tavuk gibi ancak bir kümes rafından bir
kümes damına atlamayı biliyor ve komşu pen-
çeresine konamadan nefesi kesiliyor!
>
Şairlerin hassasiyeti sözlerinden ziyade şi-
velerinde, güftelerinden ziyade bestelerinde
duyulur.
,
Şairlerin mısraları çocukların ökselerine
öenzer. Bunlar çok kere boş kalır. Lâkin ba-
zan da güzel bir kuş bunlara gelir, konar ve
canlı canlı ötmeye başlar |
*
Ruhun kâmı için belki bir nevi ifrat, her
zamanki iklimin fevkinde bir mübalâğa ister.
Sarhoşluk ayaklarımızı yerden kesince kanat-
lara benzer Aşk ifrata vardığı zaman mü-
kemmeldir. Şiir de mantıkla aramızı açınca ke-
maline eriyor i
Şairler çok kere göklerde ve ruhlarındaki
yıldızları toplamak ister, fakat kopardıkları
yıldızların ellerinde ve nefıslerinde oirer birer
söndüklerini görürler. Nihayet ellerine bir gül
gibi yanan bir yıldız geçti mi bütün semayı
kendilerinin olmuş sanırlar.
,
Şair, şiir mecmuasını neşretliği günden iti-
baren, nasıl olup da herkesin bununla meşgul
olmadığına şaşar. Nasıl günler doğuyor, orta-
lığı dolduran insanlar okuyorlar da başka
şeyler okuyorlar, konuşuyorlar da başka şey-
lerden bahsediyorlar? Kitabından sonraki gün-
ler de gene eski günlere benziyor! Şairin ru-
hunu, umumi bir suikast karşısında kalmış
gibi bir hayret kaplar. Hiç bir şeyde bir değiş-
me yok, bir fark yok,
“Âlem yine ol âlem, devran yine ol devran!,
:
O kadar beğenmiş ve sevmiş olduğumuz.
şeylerin inhitatını temaşa ettikçe mahvolan bu
Şeylerin kemalini daha büyük teessürle duyarız
ve, kâfi bir asalet ve zevkimiz kalktıkça, bun-
ların karşısında sözlerimize tesirli kuvvet ve
cümlelerimize musiki edası verebilmek hassa-
sından mahrum olmayız.
,
Acaba bir gün gelecek, biz de, eski yuva-
lara konan ihtiyar leylekler gibi, büyük baba-
larımızın kapanmış oldukları en eski kitaplara
dönmek isteyecek değil miyiz ?
,
Bir gün bu hakihate sırf fikri bir kanaatle
değil, fakat tekmil hissiyatımızla erince, her şey
karşısında artık duyarız ki (1) Lecomte de Lisle
in “ ebedi olmayan bütün bu şeyler neye ya-
rar ?, diyen mısraı, beşerin kalbinden kopan
en atı ve en haklı bir feryattır ve edebiyatı
çok seven şair de, aşkın bir mükâfatına ererek,
insanların kendileri kadar yaşıyacak bu hisle-
rini gene kendileri kadar kalacak bir mısrada
ifade ve eda edebilmiş!
Abdülhak Şinasi HİSAR
(1) <A guvi bon tout cela gül n'est pas ölernel ? »