language

ustmenu

searchbar

Ağaç 1936-05-16 Sayfa 4

Ağaç 1936-05-16 Sayfa 4

 



Özet

Temayülü Baudelaire, E. Poe ve Valery'lerde kendi evine çekilmek ve bitaraf olmak istiyaklarını kuvvetle uyardı. O halde ki şiir atık kendi dizginlincini kimseye vermeyerek kendini yapmaya, hatta bunun bir din gibi duymaya, kendi istediginin itidal ve sükanetle eflendisi olmaya, öz şire zarar veren gönlü koşkulukları aşmaya koyuldu. Yalnız bu kadar da değil, nesir olarak söylenebilecek her türlü tasvir, hikaye, felsefe, dram ve mantık unsurlarından da siyrarak mevzuunu şiir ve şirini mevzuuna bir eldiven gibi geçirmeye, birini diğerinden ayıramayacak bir hale getirmeye savaşıyor. Bu mahiyette bir şiir tabiiile herkese hitap etmek elmek sevdasından da uzaklaşacaktır. Zaten öz sanat, öz ilim ve öz felsefeyi chili olanlardan başka kim anlar ve kim arar? Pratik zaruret ve ihtiyaca karşılanan hasıbi sanatların birbirine karşıtırılması daha doğrulukta bir hale getiriyor. Eger tabiat ona şiir söylenecek meyhibi vermemeşse ne yapıla başlar. Bunun için hakiki şair muayyen bir kültür direktifliği yapmak da abestir. Çünkü bali yapacak o olduğu için konacağı çiçekleri seçecek olan gene odur. Nesirden evvel doğan ve "insanıyetin ana dili", denen şiirin kakiki cevheri Konuşulan dilin mayası olmalıdır. Dillerin ilerlemesinde en büyük tesirin şirden gelenmesi de bu hakikati teyit eder. Şair, kültürünüz değildir; yalnız kültürünü hislerine sindirmez ve orada uygun gibi birakır. Bu külürü uyandıracak kuvvet onun şairlik dehşidir. Hislere sinirsin olan bu külür uyandığı zaman düşünce ve aksiyona sarfedilemiyecesi için aslina hem benzer hem de benzemez bir mahiyette tazelik ve iptida bir saffet içinde belirir. Şairdeki ebedi gençlik ve çocuklukta da buradan gelir. Yalnız bu çocuğun dilini lezzetle tadabilmek için çocuklukta oyalandığımız ha-yallerle, delikanlılık iltiiraslarımız elemini, tecrübe ve zevkimizi pişmiş olmak lazımdır.



Diğer Dergiler



Tam metin içeriği

temayülü Baudelaire, E. Poe ve Valery'lerde
kendi evine çekilmek ve bitaraf olmak işti-
tiyaklarını kuvvetle uyandırdı. O halde ki şi
allık kendi dizginlerini kimseye vermiyer:
kendini yapmaya, hattâ bunun bir din gibi
duymaya, kendi istediğinin itidal ve sükünet le
elendisi olmaya, öz Şiire zarar veren gönül
coşkunluklarını aşmaya koyuldu. Yalnız bu ka-
dar da değil, nesir olarak söylenebilecek her
türlü tasvir, hikâye, felsefe, dram ve mantık
unsurlarından da sıyrılarak mevzuunu şire ve
jirini mevzuuna bir eldiven gibi geçirmeye,
birini digerinden ayıramıyacak bir hale getir-
meye savaşıyor. Bu mahiyette bir şiir. tabiatile
herkese hitap etmek sevdasından da uzaklaşa-
caklır. Zaten öz sanat,öz ilim ve öz felsefeyi ehli
olanlardan başka kim anlar ve kim arar? Pratik
zaruret ve ihtiyaçlarla hasbi sanatların bir-
birlerine © karıştırılmasından doğan mevhum
istekleri bir tarafa bırakarak bülün büyük
sanatların nadir fertlerden doğup gene nadir
fertler tarafından anlaşıldıkların görürüz.

Bir “Fuzuli, nin öz sa atını, derinden an-
layabilecek gene kendi payesinde bir şairden
başka kim olabilir? Hatta en büyük münek-
killere bile güvenmemek lâzımdır; çünkü bun
larda ne kadar olsa sanatın tam içinde değil-
dirler, Sanatkâr ile temamile senpatize olabi-
lecek ancak sanatkârdir. Felsefe ve ilim için
de aynı şey söylenebilir. Sanat kıvılcımları çak-
madan evvel ne münekkit, nede hayran var-
dır. Münekkitlerin arıyacakları gölge ve ışık
farkları bu kıvılcımdan sonra başlar. Bunun
içindir ki eski Yunanlılar şairleri fanilerden
ayırmış, bunların mabutlardan ilham alan ve

BEND

Ne sitem, ne korku yalınızlıktca,
Kime ne: aşılmaz duvar ber"'edir.
Süslenmiş gemiler geçse açıktan
Sanırım gittiği diyar bencedir.

sesleri göklerden gelen şiir perileri (muses)
lerin göz bebekleri saymışlardır. Yeniler dahi
şairlere olan saygı borçlarını esirgememiş,
onları hayranlık ve hürmetkâr bir himaye ile
kuşatmakta birleştikten başka “ilham ,, imtiyazı
ile “deha,, mevhibesini onlara bırakmışlardır.
Çünkü felsefe ve ilim güneşlerinden evvel do-
gan şir güneşi, insanlığın. ilk ışığı olmuştur.
Şiir dünyasının tenkit ve realite dünyasına ge-
çerek felsefi veya ilmi olması dahi ona kuvet
vermekten ziyade ölüm gelirir. Şair her şeyden
evvel tabiatin çocuğudur. Eğer tabiat ona şir
söylemek mevhibesi vermemişse ne yapılsa boş-
tur. Bunun için hakiki şaire muayyen bir kül-
tür direktilçiliği yapmak da abestir. Çünkü balı
yapacak o olduğu için konacağı çiçekleri se-
çecek olan gene odur. Nesirden evvel doğan
e “insaniyetin ana dili,, denen şirin kakiki
cevheri Konuşulan dilin mayası olmasıdır.
Dillerin ilerleinesinde en büyük tesirin şirden
gelmesi de bu hakikati teyit eder. Şair, kültü-
süz değildir; yalnız kültürünü hislerine sindir-
miş ve orada uyur gibi bırakmıştır. Bu külürü
uyandıracak kuvvet onun şairlik debâsıdır.
Hislere sinmiş olan bu küllür uyandığı zaman
düşünce ve aksiyona sarfedilemiyeceği için
aslına hem benzer hem de benzemez bir mahi-
yelte tazelik ve iptidai bir saflet içinde belirir.
Şairdeki ebedi gençlik ve çocukluk da bura-
dan gelir. Yalnız bu çocuğun dilini lezzetle
tadabilmek için çocuklukta oyalandığımız ha-
yallerle, delikanlılık ihtiraslarımız elenmiş, tec-
rübe ve zevkimiz pişmiş olmak lâzımdır.

Mustafa Şekip TUNÇ

EDİR

Yarama döğemez havanlar merhem,

Bulamaz: pazarlar yüküme dirhem,

Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem,

Yellar ki Allaha çıkar... bendedir.
Necip Fazıl KISAKÜREK



Bu sayıdaki diğer sayfalar: