Özet
İlk baharın doğduğu ilahi günlerin biriydi. Güneşin bol ışıklarla yaldızlamış ve ışlarmış olduğu geniş, durgun, saf bir gün, kalabalık bir Pazar günüydü. Ben ancak Chausseée'ye kadar gidip geleceğimi söylemekten kaçan yabancıları idareye alışıksız şoför, pratik bir zihniyetle, Chausseée'yi geçerek, benin dönmek kararımı mümkün mertebe geç bir anda, mümkün olduğu kadar uzakta duymak azimle, dudumda yolda alacağı parayı kovalayış gibi, otomobilini alabildiğine koşturuyordu. Böyle bir hayli gittik. Sol tarafımızda gezmekten, çoğu Snagov gölüyle ormanından dönen otomobillerin seli şehre doğru akyordu. Avrupa şehirlerindeki hüsusi otomobillerin çokluğu gözlemimizi daima şaşırtıyor, biz bu şahsi servetlere şaşkalandığımız.
Diğer Dergiler
Tam metin içeriği
AĞAÇ
b vekei mol
BİRLEŞMİYEN ÇALGILAR
İlk baharın doğduğu ilâhi günlerin bi-
riydi. Güneşin bol ışıklarla yaldızlamış ve
ılıştırmış olduğu geniş, durgun, saf bir gün,
kalabalık bir Pazar günüydü. Ben ancak
Chausste'ye kadar gidip geleceğimi söyle-
mişken yabancıları idareye alışkın şoför,
pratik bir zihniyetle, Chaussöe'yi geçerek,
benim dönmek kararımı mümkün mertebe
geç bir anda, mümkün olduğu kadar uzakta
duymak azmile, dümdüz yolda alacağı parayı
kovalıyor gibi, otomobilini alabildiğine koj-
turuyordu. Böyle bir haylı gittik. Sol tarafı-
mızda gezmekten, çoğu Snagov gölüyle or-
manından dönen otomobillerin seli şehre
doğru akıyordu. Avrupa şehirlerindeki hu-
susi otomobillerin çokluğu gözlerimizi daima
şaşırtıyor, biz bu Şahsi servetlere şaşakalı-
yoruz.
Bu rahat ve güzel yolun üstünde, bu mu-
nis ve ılık hava içinde yarı uyuşmuş, artık
muayyen bir şey düşünmüyordum. Zihnim
dinleniyordu. Bazen böyle mesut zamanlar
olur ki onlar da, bir çocuk safvetile, hariçte
yayılan kokuları teneffüs etmekle, taşan
musikileri dinlemekle iktifa ederiz Rüzgâr-
lar eserek, ışıklar aksederek ve gölgeler sü-
zülerek açılmış benliğimize dolar, bizi tabii
bir hazla kaplar. Gözlerim gördüğüm şeyle-
rin parlak sathile sanki oynuyor ve ben bu
zavahir âleminden hoşnut kalıyordum.
Hepsi birer tebessümle geçen bu adam-
lar, bu kadınlar, bu çocuklar, hepsi parlıyan
bu gözler, bu bakışlar, bu ağızlar, bu dudak-
lar, kadifedenmiş gibi yumuşak uzak mesa-
feler, ipektenmiş gibi ince akşam renkleri
yavaşça beni başka bir âleme kaydırarak
içimde başka arabalarla; çocukken annele-
rimle başka gezinti yerlerinde; gençken
arkadaşlarla başka mahallelerde gezindiği-
miz başka akşamların hatıralarım tazeliyor,
bana iade ediyordu.
Nihayet bizde yolumuzdan geriye, Bük-
reşe dönünce, manzara büsbütün değişti.
Şimdi genç ve tombul hayvanlar gibi neşeli
koşuşan otomobillerin üstünde, gök yü-
zünde, gurub karşımızda ve sağımızda her
zaman o kadar rikkatimize dokunan en-
gin renklerini dökmiye, kanlı ışıkların tu-
tuşturmıya başladı. En nazlı bir toz penbe-
sini güya kızartarak ateş gibi bir kırmızıya
çeviriyor, ziyalı kanlarını or, yangını"
nı seriyordu. Güya bir sihirbaz tılsımlarını
aydınlatıyor ve renklerile bize hayatın ve
aşkın trajedilerini iemâl ediyordu En fakir
en kör bir ruhu vecde ve galeyana getire-
cek renkler, sıtmalara, ihtiraslara, dualara
delâlet eden; aşklara, bakışlara benziyen
renkler ufukta açıldılar, parladılar, yandılar,
karıştılar, döküldüler ve söndüler. Gözler
bu şiire bakmaya kıyamıyordu. Akşam her
şeyi büyültüyor, bir azamet hissile kaplı-
yor, her şeye geniş manalar giydiriyor ve
söyletiyor.
Gurub ufka bir kalbin, kalbimizin hassa-
siyetini verince onun bu heybetli kızıllığı ö-
nünde birer hatıraya, birer hülyaya benzi-
yen bütün renkler ve şekiller; susmuş kuş-
İarın edasını alan tepelerin garipsemiş man-
zaraları; esmer ve bikes. yanyana münzevi
duran ve boyunlarını büken ağaçlar; dün-
yanın her tarafında gamlı düşünen başlar
gibi, birer akraba benzeyişile hep birbi
rini hatırlatan bu şeyler okadar rikkati
dokunur ki onları kendi mayamızdan sanırız.
Ve bu ihtişamlı ve hisli tabiatın hüznüne
dalarak bizde kendimizi bütün bu muhite
kök salmış, geniş ve yumuşak bir kalbe
sahip olmuş duyarız. Gördüm ki bu ufuk,
bu gurub, bu şehir bitince gözün alabildi-
gine uzanan ova güzel, fakat - Boğ. inde
daha derin bir surette duyduğumuz gibi hü-
zünlü ve meyustur. Çünkü ruhu incelten
genişleten, yükselten güzellik, daüssıla verici
bir şeydir. Gurub bu güzelliği, bu uzak mesa-
feleri dolduran büyük sükütu güya bir musiki
gibi söyleterek ruhlara ne kadar mahrem ve
yüksek hitap etmesini biliyor !
İçimizde uyuklarken bu azametle bu su-
'kütu, bu müphem hitapla daveti duyan ruh
silkiniyor, uyanıyor, kanatlarını gererek bek-
liyor. Bu saatte içimizde muhakkak bir şey
beklediğinden ( hiç şüphe © etmediğimiz
ruh bilsek ki ne bekler ? Bunu ken-
dime her zaman sordum. İçimizde bek-
liyen bu his ihtimal uzak ecdattan kalma
ve manasını artık unutarak bilmediğimiz bir
miras; bu, asırların süzgeçlerinden süzüle
süzüle gönlümüze gelen ve yolda imanını
kaybetmiş eski bir intizar olacak! Rufi bel-
ki kendine lâyık yani ebedi bir saadet bek-