Özet
Bizim halk bilmecelerimiz sibirli bir alem, bir şiir cenneti imişler meğer. Fakat ben bu cennete ya çok erken giriyorum, ya çok geç! Çünkü içinde kimseler yok.
Diğer Dergiler
Tam metin içeriği
AĞAÇ
Bizim halk bilmecelerimiz sihirli bir âlem,
bir şiir cenneti imişler meğer. Fakat ben
bu cennete ya çok erken giriyorum, ya çok
geç | Çünkü içinde kimseler yok.
Halktan çok halkiyatı, bilmecelerden
çok bilmece ihtisasını seven ecnebi ve
Türk Folklor mütehassıslarım bu cennete
girmiş saymıyorum. Çünkü onlar bilmece.
lerin şiirle olan akrabalığını değil, Azeri,
Çağatay, Macar ve Tatar bilmecelerile olan
münasebetlerini, manzum veya mensur, uzun
veya kısa, eski veya yeni, Ankaralı veya
Konyalı olduklarını görmüşler ve bir böcek
mütehassısının sabrile topladıkları bilmeceleri
kıymetli birer “vesika, diye alıp rafa
koymuşlardır. Gerçi bazıları bilmecelerden
hoşlandıklarımı - itiraf eder gibi olsun - söyle-
mekte, fakat ekserisi bu acaip sözlerde bir
takım psikolojik, sosyolojik, pedagojik kıy-
metler aramaktadırlar. Onlara göre bilmece
ya çocukları eğlendirir, ya âlimleri. Halbuki
asıl okuyucu kütlesi ne çocuk oyuncağı ister,
nede vesika. Onu müzeye değil cennete
götürmek lâzım.
»
Şiirle bilmece arasındaki ananevi ayrı-
lık, akılla ruh nrasındaki ayrılık gibi zahiri
ve izafidir. Hâlâ yaşıyan bir şiir telâkkisine
göre zihne hitap eden, güç anlaşılan mısra
şiir değil bilmecedir ve kötüdür. Maksadı
ve manası hemen göze çarpmıyan sanat
güzellikleri bilmeceye benzetilerek tahkir
edilir. Bilhassa sembolistlerden sonra bilme-
celere benzemek günahını işleyen sanat
eserleri çoğaldıkça çoğalmıştır. Yeni birçok
şaheserlere küfür makamında “bilmece!,,
denmektedir. İşin tuhafı şiirde bilmece iste-
miyenler, şiiri bir bilmece, bir mana mahpesi
olarak görenler, güzelliklerin ardında bir
“maksat , arayanlardır. Bu medlül avcıları
ne şiirin, ne de bilmecelerin cennetine gire-
miyeceklerdir.
Şiirle bilmece (1J arasında cezri bir fark
deri
yorum.
veelerin, muzun
leri olup olmadığı ayrı bir meseledir.
iniz “Türk halk bilmece-
ne oyunu mahiyetinde
İmecelerin €ennelinde
yoktur. Her ikiside aynı dili konuşmakta,
yani kâinatı değiştirerek, “styliser,, ederek
ifade etmektedirler: İkiside âlim ruhun
şeklini veriyorlar. İmdi, âlim ruhun şeklini
vermenin bir tek yolu vardır: Benzetmek.
Şiir her şeyden evvel benzeterek konuşan
bir dildir. Teşbih, mecaz, istiare, sembol ve
“allögorie yi birer süs olarak değil, şii
öz hususiyetleri olarak görmek lâzımdır.
İnsan, ilâhlarını bile “benzeterek,, tasarla-
mıştır. Benzetmek şiirin en öz ihtiyacıdır ve
bu ihtiyaç bilmecelerdede şiirde olduğu
kadar, ve belki de şiirdekinden fazla, tat-
min edilmektedir.
Bilmece ile şiirin aynı dili konuşdukla-
rını size, birbirine ikiz ruha benzeyen şu
mısralarla göstereceğim. Bi ir iddiasile,
öteki bilmece olarak yaratılmış olan bu
mısraların ikisi de deniz ve yelkenlileri an-
latıyorlar :
“ Üstünde güvercinler yürüyen bu sakin
dam... (2)
(Paul Valöry)
“ Mavi larla üstünde beyaz güvercin
yürür ,,
(Bilmece )
Fransız şairirile meçhul bir karadeniz-
linin ruhunu birleştiren bu iki mısra şeeni-
yeti benzeterek değiştiriyor, ikinci bir şeeni-
yet, bir şiir şeeniyeti yaratıyor. Sakin da-
ma benzeyen deniz ve güvercine benzeyen
yelkenli artık tabiata deyil şiir cennetine
aittirler. Başka bir bilmecenin gökten dü-
şen incilere benzettiği yağmur artık bulut-
ların değil ruhun yağmurudur:
Göklen inciler düşer
Sanada düşer, banada düşer.
Benzetilen şey, ister istemez, ruhun süz-
gecinden geçer ve benimsenir. Ruh kâinatı
benzeterek benimser ve benimseyerek sever.
Zaten şiirin en derin manası da kâinatı be-
nimsemek, âleme tesahup etmek değilmi-
dir 2.
(2) Getoit
- Cimetiğre Mari
aguille oü marehent des colombes
10