language

ustmenu

searchbar

Ağaç 1936-04-11 Sayfa 6

Ağaç 1936-04-11 Sayfa 6

 



Özet

Faniliğimiz ve Edebiyat.

Bazılarımızın yer yuздende en çok duygumuz his, faniliğimizi bilmemizden gelen bir melâdır. Filhakika ruhumuzun geniş emelleri ve huyaları ile hakikatı yani hakiki kuvvetlerimizin ve talimimizin arasındaki nisbetizilik bizi bedbaht etmeye kafı girir. Düşünürsek, bütün hayat, çekgimin bir grubuk içindeki esrar gibidir. Biz mestoluyoruz, fakat bizim zevkimizi temin eden onun yanıp geçişidir. Bu tezat içinde mesut olabilem, şüphe yok ki hiç kolay değildir. Biraz hassasıttı saadetin tadına bu zehir karıştırma kifayet eder. Bunca derin hisleri tahsiliz ifade etmesini bilen büyük şairler, bu tezadı mütemadiyen hissediyorlar. Duyduğumuz bütün güzellikler bizi mest ve mesut etmiş rüyaların, huyaların emellerin ve vuslatların artık hatırlara inkılab eden, zavalli ve perişan dağlan duylarlarıdır. Biz, aciz, gubeyimizden çıkan bu duyların yavaça boğulğa inkılab etiklerini seyrediyoruz.

Biliyoruz ki bizi bahşiyan eden her lezzet ve camizlara ödemeyi kabul ettigimiz vuslat bile geçecek. Bu geçen vuslat demini ruhumuza mahlumak ister gibi yanan kivilcimli buselerimiz sönecek, ellerimize geçen ellerin sicalığı ruhumuzda birikmeden uçaçak. Şefkat, muhabbet, vuslat, saadet hulâsa her lezzet hiç bir ân elimize geçmiş değil, hep elimizden geçmiş olacak. Bunca emellerle çırpmak kabil hiç bir seret biriktiremeden daima vuslata muhtaç, daima aç kalacak ve geçen aşk ve hayatin ruhumuzda bıraktığı hatırlar bile -uzak mesafeler.

det dolu, zamandan ve mekândan uzak bir ebediyete doğruluyoruz.

Fakat unutuyoruz ki hayatın şartı zaman, şurun mühayeti devamdır. Hayatı hayat yapan bu hedefi yürüyüş ve erişmek isteyişidir. Hedefe varılıdı, an, bütün arzu lar susacak, yani hayat nihayet bulacaktır. O halde hayatın mühayeti, sonsuz bir isteyiş, atlış ve çırpmıştır.



Diğer Dergiler



Tam metin içeriği

AĞAÇ

FANİLİĞİMİZ VE EDEBİYAT

Bazılarımızın yer yüzünde en çok duy-
duğumuz his, faniliğimizi bilmemizden gelen
bir melâldir. Filhakika ruhumuzun geniş
emelleri ve hulyalarile, hakikatin yani haki-
ki kuvvetlerimizin ve taliimizin arasındaki
nisbetsizlik bizi bedbaht etmeye kâfi gelir.
Düşünürsek, bütün hayat, çekdiğimiz bir
çubuk içindeki esrar gibidir. Biz mestolu-
yoruz, fakat bizim zevkimizi temin eden
onun yanıp geçişidir. Bu tezat içinde mes-
ut olabilmek şüphe yok ki hiç kolay değil
dir. Biraz hassasiyet saadetin tadına bu
zehri karıştırmaya kifayet eder. Bunca de-
rin hisleri tahlilsiz ifade etmesini bilen bü-
yük şairler, bu tezadı mütemadiyen hissedi:
yorlar. Duyduğumuz bütün güzellikler bizi
mest ve mesut etmiş rüyaların, hülyaların
emellerin ve vuslatların artık hatıralara
inkilâp eden, zavallı ve perişan dağılan du-
manlarıdır. Biz, âciz, çubuğumuzdan çıkan
bu dumanların yavaşça boşluğa inkılâp et-
tiklerini seyrediyoruz.

Biliyoruz ki bizi bahtiyar eden her lez-
zet ve canımızla ödemeyi kabul ettiğimiz
vuslat bile geçecek. Bu geçen vuslat demini
ruhumuza mıhlamak ister gibi yanan kıyıl-
cımlı buselerimiz sönecek, ellerimize geçen
ellerin sıcaklığı ruhumuzda birikmeden uç;
cak. Şefkat, muhabbet, vuslat, saadet hulâ-
sa her lezzet hiç bir ân elimize geçmiş de-
gil, hep elimizden geçmiş olacak. Bunca
emellerle çırpınan kalb hiç bir servet birik-
tiremeden daima vuslata muhtaç, daima aç
kalacak ve geçen aşk ve hayatın ruhumuz-
da bıraktığı hatıralar bile - uzak mesafeler

det dolu, zamandan ve mekândan uzak bir
ebediyete doğruluyoruz.

Fakat unutuyoruz ki hayatın şartı za-
man, şuurun mahiyeti devamdır. Hayatı ha-
yat yapan bu hedefe yürüyüş ve erişmek
ır. Hedefe varıldığı an, bütün arzu-
har #adnicrie, yapi hüyet yibayat balatalı.
O halde hayatın mahiyeti, sonsuz bir isteyiş,
atılış ve çırpınıştır.

Suut Kemal YETKİN

içinde bazan kaybolup bata çıka görünen
yıldızlar gibi - hafızamız ve ruhumuz içinde
gittikçe dağıla dağıla bizimle birlikte büs-
bütün sönecek. Bize hayat ve ruh veren
vücut ve muhabbet ölecek, Birtek aksi
rüzgâr bizim iç içe geçmiş bahar ve hazan-
larile, kucaklaşmış fırtına ve sükünetlerile
dumanlı ve berrak ömrümüzü bu boşluğun
içine dağıtıverecek ve biz gü
man mevcut olmamış gibi büsl
olacağız.

Evvel zaman içinde tabiatin sert çehresi
ve dünyanın bütün katılıkları ruhlardaki
itikadın bugusu ve sislerile nemlenir, yumu-
şar ve örtünürdü. Servilerin uhrevi mırıltı-
ları insana öteki dünyadan haber verir; yer
yüzünde bir mabedin şefkatli kokusu yüzer
ve ruhlara sinerdi. Yıldızlar bu mabedin asıl-
mış yanan yüz binlerce kandilleri gil
O zamanlarda hakikat bir tekdi ve insanlar
onu arayıp bulmaya muhtaç değillerdi. Bul-
muş gibiydiler. Metbu olmayı dilemiyen ilim
dine tabiydi. Hakikati söyliyen ve talim
eden Allahdı.

Fakat insanlar yavaş yavaş bu kokudan
ayrılıp bu sihirden uyandılar, Bahtsız a
leri açıldı. Bir Fransız filozofunun de:
olduğu gibi, hakikati aramakta dehşetli bir
tehlike vardır ki buda onu bulmaktır. Ne-
bati bir hayatın şuursuzluğuna malik olmi-
yan ve hayvani, bir hayat ile iktifa edemi-
yen insanlar, Promâthe gibi kendilerine
gökten bir parça ziya çaldılar ve bu aydınlıkta
gördükleri hakikat kendilerini tethiş et
Bu hakikat eski zamanların tasavvur ede.
bildiği her tülü dehşetten daha, beterdi.
Acı, tecrübevi ilim hakikatin bu merhâmetsiz
çehresini gösterince eski ümitler mahvoldu
ve ruhları dolduran eski kolay ve yumuşak
iman öldü. Beşer zekâsının çeşnisi değişti.
Artık ilmin yetiştirdiği meyveler ağızlara
bir kül tadı verdi. Natüralistler insanı da,
hayvani, nebati, madeni hayat silsilelerine
bağladılar. İlim yüzünden semanın ve dün-
yanın eski uhrevi renkleri soldu, dini koku-
sU uçtu. Artık biz semanın oğulları olduk-



Bu sayıdaki diğer sayfalar: